Bugünlerde RTÜK, kamuoyundan çok gizli olarak yürütülen bir yasa tasarısı üzerindeki çalışmalarını nihayetlendirmek üzere…
Zahid AKMAN’a çok yakın uzmanlarca kaleme alınan taslaktan bazı noktalar, bize kadar ulaştı.
Doğrusu, çok heyecanlandım ve de sevindim. İşler yavaş yavaş yoluna giriyor galiba, dedim.
Yıllardır yakınıla gelen bir konu vardır…
Hemen hemen her kesimden insan, kamuya mal olmuş isimler, kurumlar ve markalara atılan çamurlar, iftiralar ve yalan haberler ile hayatları kararan ve zarara uğrayan bir sürü mağduriyet dosyaları, mahkemelerin en yekûnlu işleri arasında bulunyor.
Hükümetin de bu konuda gerçekten çok sıkıntıları var. Kamuoyu, R. Tayip ERDOĞAN’ın İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı’na adaylığını açıkladığı günlerde, Hürriyet gazetesinin attığı “Vay Tayyip Ağa, Vay!” manşetini hiç unutmuyor.
Gün geçmiyor ki medyada, bir kişiye, kuruma ve markaya karşı yıpratıcı yayınlar ve haberler yapılmamış olsun. Mağdur olan kişi, kurum ve marka ise, eğer mahkemede dava açacak vakti ve parası varsa, atılan çamurun, iftiranın ve suçsuzluğunun ortaya çıkarılması için mahkeme kapılarında sürünür de sürünür…
Oysa atı alan Üsküdar’ı geçmiştir bile…
Çamur ve iftira, yapacağını yapmıştır…
Siz, doğrusunu mahkemeden teyit ettirseniz bile, iftirayı atan medya organlarında düzeltme metinlerine ya hiç yer verilmez, ya da hiç izlenmeyen/dinlenmeyen bir saatte veya sayfada –gazetelerde genelde arka sayfalarda- küçücük, okunamayacak kadar küçük olarak yer alır.
Hayatınız öyle bir kararır ki, gittiğiniz her yerde size artık o gözle bakıldığını fark edersiniz…
Çünkü hafızalar, manşetleri hatırlar.
Siz istediğiniz kadar, ben onu düzelttim deyin, belki dostlarınız bile sizi dinleme tenezzülünde bulunmayacaktır.
Bu konuda literatür fazlasıyla verimlidir…
Merkez medyanın peşinde olduğu ve sır gibi saklanan tasarının felsefesi, şöyle tarif ediliyor: “Erkeksen davran!”. Yalan haber, iftira vs. iletişim aracında (gazete, tv, radyo, internet,) ne kadar yer kaplamış ise, mahkemece verilen düzeltme metni de, aynı büyüklükte, sürede ve alanda yer alacak.
Ayrıntıya geçelim de, bazı yüreklere su serpilmiş olsun…
Diyelim ki siz, çok büyük bir gazetesiniz…
Bugünlerde -hele de yerel seçimler yaklaşırken yalan haberlerin daha da artacağı düşünülürse-, bir adaya öyle bir çamur attınız ki, seçimlerde kaybetmesine neden oldunuz. Veya aday, seçimleri bu iftiralara rağmen kazanmış da olabilir… İftira haberi, hangi sayfadan, kaç punto, manşetten mi vs. özelliklerine göre, düzeltme metni de aynı şekilde aynı özelliklere göre yayınlanması öngörülüyor.
Bitmedi…
Ve bu düzeltme metni, üç gün aynı şekilde ardı ardına yayınlanacak. Yayınlamayanın cezası ise, son haftanın satış rakamlarının 20 YTL ile çarpımı ile bulunacak rakam olacak.
Diyelim ki siz Hürriyet gazetesisiniz. Yalan haber yaptınız ve mahkemece tespit edildi. Son haftanın satış rakamı ise, mahkemenin tespit tarihinden önceki son satış rakamınız olan, dört yüz bin. Buna göre cezanız: Dört yüz bin çarpı yirmi YTL. O da, sekiz trilyon eder, başka bir deyişle, sekiz milyon ytl.
Mahkemece verilen düzeltme metni, yalan haberin yer aldığı alanda, puntoda ve sayfada, tam üç gün boyunca sürecek. Merkez medyayı küplere bindirecek en cerbezeli konu da burası oluyor zaten. Bu da, gazetenin güvenilirliğine ve reklâmlarına doğrudan etki edeceği için, bundan böyle Hürriyet, Cumhuriyet, Milliyet ve Radikal gibi gazetelerin, yalan haber ve iftiralara, yer vermeme eğilimine girmesine sebep olacak.
Bu cezanın % 20’si, Danıştay’ın bölgelere yayılan, yani yeni ve başka bir adalet projesinin parçası olan “bölge danıştayları”nın kurulmasının maliyeti için ayrılacak. Bu da nerden çıktı demeyin. Şu an Adalet Bakanlığı’nın üstünde durduğu ve sağır sultanın bile duyduğu bir proje bu. Danıştay, o sebeple de hükümetle çok gergin.
Biz tekrar konumuza dönelim.
Diyelim ki siz bir internet haber sitesisiniz…
Köşe yazarınızın biri, bir yalan haber yazdı ve mahkemece tespit edildi. Cezanız, mahkemenin tespit tarihindeki son ayın tıklamalar ortalamasının 20 YTL ile çarpımı olacak. Bölge Danıştaylarının inşa ve nakil masrafları için bu cezadan ayrılacak pay ise, kesilen cezanın % 20’si olacak.
Buradan anladığımız bir başka husus şudur:
RTÜK’ün bundan böyle, internet tıklama takibini yapacak bir organizasyonun faaliyete geçirilmesi için çalışmalara başlayacağıdır…
Desenize, yandı gülüm keten helva!
20 Mart 2008 Perşembe
04 Mart 2008 Salı
GELİR İDARESİ YENİDEN YAPILANIYOR
Şunu hemen belirtelim, Maliye Bakanlığı dendiğinde aklımıza hemen, vergi borcumuz olsun olmasın vergi daireleri gelir. Oysa artık vergi daireleri dendiğinde MB, dolaylı olarak gelmesi gerekiyor. Çünkü vergi daireleri, Gelir İdaresi Başkanlığı diye bağımsız bir kuruma bağlandı. Yani Milli Piyango İdaresi ne kadar Maliye Bakanlığı ile ilgili ise, Gelir İdaresi Başkanlığı da, o kadar Maliye Bakanlığı ile ilgili oldu.
Hatırlarsınız geçtiğimiz günlerde, Gelir İdaresi Başkanlığı’nın (GİB) fiş-fatura toplamayı özendirmek için başlattığı ‘Ülkemi Seviyorum, Belgemi Alıyorum’ kampanyası sona erdi. Bilgisayar ödüllü ve 550 bin öğrencinin katıldığı yarışma, iki ay sürdü (1 Kasım 2007-31 Ocak 2008).
Böyle bir şeyi GİB’in neden başlattığını anlamışsınızdır: Geçen yıl vergi iadesi uygulamasına son verildiği için esnafın fiş-fatura kesmesi azalacağı/azaldığı için bir nevi yeni özendirme politikası. Ne derece tuttuğu, yani fiş fatura kesme oranının azalıp azalmadığına dönük net ifadeler kullanılmasa ve basında buna pek yer verilmese de, tahmin edilmelidir ki, düşmüştür bu oran. Dolayısıyla bir vergi kaybı vardır devletin. Fakat memur ve işçilerin fiş toplama gibi bir eziyetten kurtarılması uygulamasından geriye dönüşün mümkün olamayacağı gün gibi aşikâr. Çünkü bir itibar meselesi oldu. Halkına kolaylık getiren bir yönetimin imajı, buz gibi dağılabilir bu uygulamadan geri dönüldüğünde.
Fakat devletin (GİB) bir gelir kaybına uğradığı da kesin.
Şimdi ne olacak?
İşte, GİB’in yeniden yapılanması zaten düşünülüyordu ama bu son fiş toplamama uygulaması süreci hızlandırdı.
GİB hızla yapılanıyor
Maliye Bakanlığı’nda Maliye müfettişi ve Hesap uzmanları, çok zor da olsa hazırlanan bir tasarı ile GİB’de Vergi Denetim Kurulu adı altında ve Gelir Kontrolörleri ile birlikte söz konusu üç unvan, Vergi Denetçisi olarak birleştiriliyor. En çok tartışılan ve geçtiğimiz yılllarda memurlar.net ve Zaman gazetesine verdikleri tam sayfa ilanla kendilerinden çok söz ettirmeyi başaran Vergi Denetmenleri ise, yine bu tasarıdan pek memnun değil. Çünkü merkezde Vergi Denetim Kurulu Vergi Denetçileri (Maliye müfettişi, Hesap uzmanı ve Gelir Kontrolörleri) yer alırken, sayıları ilk üç yılda kırk bini bulacak vergi denetmenleri de, kurumun taşra ayağını oluşturacak.
Vergi Denetmenlerini asıl rahatsız eden, taşrada olmak değil de, sayının üç yılda kırk bini bulacak olması ve özlük haklarının hâlâ iyileştirilmemesi. Çünkü kurumdaki aynı unvanlı sayının artması demek, itibarın kalmaması ile eş anlamlı olarak algılanmasına neden oluyor. Fakat kafaları karıştıran, hükümet personel alımını son zamanlarda nerdeyse durdurma noktasına gelmişken ve IMF bu konuda sürekli kadro şişkinliğinden bahsetmesine rağmen bu sorunun nasıl çözümleneceği konusu.
İşte dananın kuyruğu burada kopuyor.
Çünkü vergi denetmeni kadrosunda olanların sayısı, kırk binin yarısı bile değilken, üç senede bu açığın kapanması, dışarıdan personel alımı olmayacağına ve fiş fatura kesim oranında da düşmeler olduğuna göre, bu açık doğal olarak içerdeki var olan nitelikli personelden karşılanacak diye düşünülüyor.
Bu noktada herkesin ağzında olan, “aynen düşündüğün gibi” cümlesi.
Tasarının pek sızdırılmasa da, ayrıntılarının artık herkes tarafından biliniyor olması tuhaf olsa da, konu çeşitli kurullarda çok tartışıldığı için ve AB’nin önüne de somut bir şeylerin konması gerektiği ilkesinden hareketle büyük dönüşümler yaşanacak.
GİB taşra personeli teyakkuzda
Malum, GİB’in en büyük sorunu olan fiş-fatura kesmeyeni sıkı takip için, beş yöntem düşünülüyor. Bunların beşi de sırayla uygulamaya geçecek.
Genel KDV oranları aşamalı olarak % 5’e düşürülecek.
Sıkı kontroller yapılacak. İşte kırk bin vergi denetmeninin hikmeti de burada ortaya çıkıyor. “7/24/365” deniyor bu kontrol mantığına…
Vergi Denetmenleri kırk bine, var olan Gelir Uzmanları, Gelir Uzman Yardımcıları, Gelir Şefleri ve dört yıllık ilgili fakültelerden mezun olmuş ve son Gelir Uzmanlığı Geçiş sınavından 75 puanın üzerinde puan alan memurların katılacağı bir sınavı kazananlarla çıkartılacak.
Gümrük Müsteşarlığı’na bağlı olarak çalışan gümrüklerde bulunan ve Muhasebat Genel Müdürlüğü saymanlıklarının verdiği hizmetle gümrük gelirlerini elde eden vezneler, GİB’in kontrolüne geçecek. GİB zaten bu yönde bir program hazırlığını bitirmiş durumda.
Yazarkasalara şimdilik takılacak yeni aparatla, ama iki sene sonra yeni tasarlanan bir yazarkasa tarafından kesilen her fişe, ulusal bir numara verilecek. Verilen bu numarayı GİB, merkezden izleyecek. Sınıflandırılmış (3, 5, 10, 20, 50, 100 YTL) miktarlar için her ayın 10’unda, bir önceki ayın fiş sahiplerine Milli Piyango İdaresi tarafından çekiliş düzenlenecek. Sınıfına göre hediyeler verilecek. Toplumun bugünkü en büyük sorunu konut sorunu olduğu için, hediye olarak en fazla, konut kabul edilmiş durumda. Böylece herkes, toplumun yediden yetmişe her bireyi için fiş almak artık gerçekten kârlı olacak.
Yukarıdaki 1. maddeye dikkat edilecek olursa, var olan vergi gelirleri daha da düşecek. Bunun amacı, esnafa vergi gelirlerinden kaçırmak için artık bir sebep olmadığı psikolojisini yaymak. Zaten özel sektör de her fırsatta vergilerin yüksekliğinden şikâyetçi değil miydi? Böylece her mükellef, gönüllü olarak vergisini verme noktasında desteklenmiş ve vergi verme yaygınlaştırılarak verginin tabana yayılması hedefi de tutturulacak. Ancak bu sistem, sıkı kontrol ve ağırlaştırılmış vergi cezaları ile desteklenecek.
Sıkı kontrol de, içerdeki uzman, şef ve 75 puan sınırı aşan personelden alınacak yeni Vergi Denetmenleri ile sağlanacak. Çünkü işi onlar biliyor zaten. GİB’in, sıfırdan denetmen yardımcısı almasının pek faydasını görmediğini nihayet anlamış olmalı, diye düşünülüyor.
5. madde özellikle Başbakan’ın çok hoşuna gitmiş durumda. Bunu öneren kişiye kendi kol saatini verdiği söyleniyor.
Bu maddenin, fiş alımını gerçekten aşırı derecede yaygınlaştıracağını söyleyenler de var. Bununla herkesimden insan artık, “almış olduğunuz her fiş, size yol, köprü, baraj olarak dönecek” gibi soyut, sloganı icat edenin de inanmadığı bir cümle olmaktan çıkıp, her Türk’ün bir hayali olan, başını sokacak bir ev sahibi olmasının fırsatını yaratması bakımından ilginç de.
PRESTİJ PROJE
Aldığımız yeni duyumlar, doğuya büyük bir çıkarma olacağını müjdeliyor. Hükümet, şimdilik çok gizli olarak yürüttüğü bir projeyi, doğu kökenli bir bakan tarafından olgunlaştırılmasını istedi. Söz konusu bakan, bakanlar kurulu içinde çok etkin bir isim. Şu sıralar, yöreye uygulanacak projenin malî boyutunu hesaplamakla meşgul. Alt birimlerinde “Ortadoğu” ibaresi olan bir bakanlık içinde konuşlanmış, Maliye, Bayındırlık ve DPT kökenli uzmanlarca değerlendirmeleri sürdürülüyor. Fakat değerlemesi bitmiş çalışmalar, başka bir bakanlığın “Kozmik Odası”nda sıkı bir güvenlik altında sır gibi saklanıyor. Proje fikrinin, Başbakan’ın yeni bir bakanının danışmanı tarafından öne sürüldüğü tahmin ediliyor. Doğu’yu kazanmayı kafasına koymuş bir başbakanın, ilgili danışmanı ödüllendireceği, Ankara’nın en fazla konuşulan konuları arasında.
Projenin detaylarını tam olarak anlatmanın imkânı olmasa da, bazı başlıkları yüzeysel olarak geçmekte fayda var. Doğu’da yeri belirlenmiş olan ve bir ilin yakınlarına kurulması planlanan üniversite şehrinin, mali boyutları nerdeyse çıkmış durumda. Fakat maliyeti, bütçenin hali hazırdaki vergi gelirlerinden karşılanmayacak. Öyleyse nereden olacak bu değirmenin suyu denirse, onlara iki başlık vermek sanırım şimdilik yeterli olacak: Yakında uluslar arası ve ülke içine satışında büyük bir artış olacak olan bor ile Karadeniz’de yabancı ortaklı bir petrol şirketi ile TPAO tarafından çıkarılması planlanan ham petrolün satışından elde edilecek gelirin yüzdelik bir payı, karşılık olarak ayrılacak. Ayrılacak bu pay gelirinin oranı da, bu yılın ihracat hedefi olan 125 milyar doların gerçekleşen miktarının % 1’i olarak tespit edilmiş.
Biraz ayrıntıya girersek
Kurulacak bu yer, yukarda da kısmen belirtildiği gibi bir üniversite ve ticaret şehri olacak. İkisi nasıl olur demeyin. Eski vakıf sistemimizden esinlenen proje, şöyle bir amaç güdüyor: Bildiğiniz gibi eskiden, özellikle Osmanlı döneminden hatırladığımız ve bugünkü üniversitelerin önceli (=selef) olan medreseler, giderini, medresenin sahibi olan vakfa ait dükkân ve çarşı-pazarın kira gelirlerinden karşılıyordu. İşte, “üniversite ve ticaret şehri projesi”nin mantığı da bu.
On bin öğrenciyi aşmayacak bir sosyal bilimler üniversitesi olmasına kesin gözüyle bakılan bu şehrin ismi, sakinleri tarafından tespit edilecek. İnşaatı, rüştünü ispat etmiş TOKİ’nin yapmak istediği belirtiliyor. Başbakan ise temkinli. Eğer özel sektör, doğrudan yapmak durumunda kalırsa, Doğramacı ile Çalık Grubunun kapışmasının kapıda olduğu tahmin edildiğinden son aşamada Başbakan’ın tavrının TOKİ’den yana olacağını kestirmek güç olmayacak. Ama her halükarda, Türkiye’nin en prestijli projesi olacak. Üstelik en prestijli bu proje de, doğuda olacak! Bölge halkını kazanmayı kafasına koymuş bir iktidarın kısa zamanda bundan daha iyi ve elle tutulur bir başarı sağlaması da çok zor olurdu doğrusu.
Kurulacak şehir, tekrar hatırlatmak gerekirse, on bin öğrenci; iki bin hoca; yirmi bin konutluk sosyal donatı ve üç bin mağazalı üç büyük ticaret merkezi yer alacak yirmi bin nüfuslu bir kültür ve ticaret şehri.
Projenin bazı noktaları var ki, en ince ayrıntısına kadar hazırlanmış. Bu kadar ayrıntılı bir projeyi hayatımda ne duydum, ne okudum ve ne de gördü gözlerim. Bunu söylememin sebebi de şu: Son yıllarda (AK Parti dönemi) nerdeyse TOKİ’nin bütün konut yapımları ve belediyelerin desteklediği kooperatifler aracılığıyla yapılan konutların isimleri, “Kent” uzantılı isimler olmuştur. AK Partili belediyelerin semt, bölge ve kooperatif isimlendirmesinin gerektiği durumlarda kullanmaktan büyük keyif aldığı “kent” uzantılı isimler, dil konusunda hassas mahal sakinleri ve uzmanları şaşırtmakta. Şaşkınlığın sebebi ise aslında malum. Bugün “Büyükşehir” diye tabir edilen ve fakat özellikle sol iktidarlar zamanında “anakent” kullanımının zorla yaygınlaştırmaya çalışıldığı on beş – yirmi sene evvelini hatırladığımızda, taşlar yerine oturuyor.
AK Parti’nin sosyolog ve doğu kökenli bir vekili, “kurulacak şehrin adında kent uzantısı olmamasına büyük önem veriyoruz. Bildiğiniz gibi, çıkardığımız büyük şehirlerle ilgili kanunun adını bile “Büyükşehir Belediyesi Kanunu” koymuşken, kalkıp en prestijli şehrimize kent yakıştırmasını yaparsak, bize gülerler”, diyor. Prestij kültür-ticaret şehrinin adının da Kutlu Şehir, Şehr-i Yâr ve Yeni Pazar benzeri bir isim düşünüldüğünü eklemeden edemiyor. Fakat daha önce belirttiğim gibi, Türkiye tarihinde ilk defa bir şehir, kendi ismini seçecek. Açıklamasını kısaca; “şehir, bize, yani İslâm coğrafyasına ait ve merkezinde kutsalın yer aldığı bir yapılanma yer alırken kentin, bizi biz yapan verimlerden yola çıkmadığını ilh. diyerek bağlıyor cümlesini.
Üniversite ve konutlar için; yer üstü üç ve yeraltı (zemin) üç katlı toplam altı katlı bir yapılaşma düşünülüyor. Yeraltına daha fazla önem verilecek, çünkü yazın serinlik kışın da sıcaklık vermesinden azami derecede faydalanılması düşünülüyor. Böylece iklimin olumsuz etkilerinin asgariye düşürülmesi ve çevre (ekoloji) dengelerinin gözetilmesi de sağlanmış olacak. Mimarisi üzerinde de üç isim çalışıyor: Milliyetçi bir partinin geçmiş dönemlerde vekil adayı olan Ahmet V. Alp; İslâmcı camianın tanınmış mimarlarından Prof. Turgut Cansever ve İstanbul Mimarlar Odası başkanı Oktay Ekinci. Çıkacak mimarî yapının, şimdiden dünyanın göreceği en iyi, kapladığı alan açısından en büyük, en güzel ve en işlevsel sanat eseri olacağı da konuşulan haberler arasında. Fakat ticaret merkezleri çok katlı olacak. Ticaret merkezlerinin çok katlı olması, üniversite üzerinde bir hâkimiyet gösterisi olarak algılanacağı endişesiyle şehrin uzak çevresinde kurulmasına karar verildi.
Şehir, dört enerji kaynağı tarafından beslenecek. Bunlar güneş enerjisi, baraj elektriği, rüzgâr ve doğalgaz enerjileri. Bunlara yakın bir zamanda bor da eklenecek. Bütün binaların üstlerine ve yan cephelerine hem rüzgârgülü, hem de güneş enerjisini depolayacak cihazlar yerleştirilecek. Ama her halükarda, ülkenin her yanında kullanılan elektrik de hazır halde tutulacak. Şehir içi ulaşımının tamamına yakını, yeraltı treni tarafından sağlanacak. Yerüstünde ise ulaşım araçları çok sınırlı olması ile birlikte bunlar, saatte elli kilometreden fazla hızlı olmayan güneş, doğalgaz ve bordan türetilmiş enerji ile çalışan ve motor düzenini ve genel tasarımını, Ankara Sanayi Odası Başkanı Sinan Aygün ile yörenin sevilen dinamik işadamlarından Fadıl Akgündüz’ün gerçekleştirdiği ikinci ilk Türk otomobili olan Umut markalı bir aracın değişik türlerinden olacak.
Bu kadar anlattıklarımdan şu sonucu çıkartabiliriz. Kurulacak sıradan bir şehir olmayacak, aksine, her yönüyle dünyaya, yaşanabilir bir hayat ortalamasının bu olacağı, imajı verilecek. Kurulacak üniversite ile, dünyada eğer bir üniversite düşünülüyorsa bugünün şartlarında ancak bu şekilde olabilir, denilecek.
Gelelim sosyal bilimler üniversitesine.
Bünyesinde İlahiyat, Hukuk, Fen, Edebiyat, Kültür Sanat, Diller, İktisat, İşletme, İdarî Bilimler, İletişim ve Mimarlık fakülteleri yer alacak. Fakültelerin isimleri bile yeni bir anlayış-dil ile yapılıyor. Buna göre Güzel Sanatlar, Kültür Sanat; Yabancı Diller, Diller vb. oluyor. Dünyada örnekleri olmasına rağmen yine de kendine özgü bir yönetim modeli olacak. Çift başlı bir yönetim olacak, Selçuklu Devletinin simgesi olan çift başlı kartala nazire olması ve başka göndermeler içermesi de hedefleniyor. Mesela yeni YÖK Başkanı, Sosyoloji kökenli olduğu için Edebiyat Fakültesi, bir sosyologa kurduruluyor.
Yönetim çift başlı olacak, dedik. Burada kurulacak model, başarılı olduğunda, Türkiye’nin bütün üniversitelerine uygulanacak. Bu yüzden iktidar, YÖK’te köklü değişiklere gitmekte acele etmeyecek. Çift başlılığın sebebi ise, yaşanan tecrübelerden derlenmiş. Üniversitelerde yönetimde olanların malumu olduğu üzere rektör, dekan ve yüksek okul müdürü olanların bir sürü angarya işlerle uğraşma mecburiyetleri bulunmakta. Okulun personeli, maaşları, mesaileri, mal-hizmet alımları, yapım iş ihaleleri derken, eğitime ve üniversitenin diğer hocalarına ve onların dertlerine ve dertlerin halline zaman ayrılamıyor/kalmıyor. Bu da, bilimsellikte ve/veya makale/değer/eser üretiminde neden geride kaldığımızı açıklıyor.
İşte bundan yola çıkarak; kurucu rektör atamasından sonra seçilecek rektör, sadece eğitimin kalitesiyle ilgilenecek. Kim, ne kadar, hangi dergide, kaç atıfla makale yazmış, eser vermiş, üretimde bulunmuş, öğrencinin hocaya notu vb. unsurlar, hocanın kalitesini belirleyecek. Rektör’ün şimdi olduğu gibi üç yardımcısı olacak.
Üniversitenin bir de yöneticisi olacak. Onun görevi de, idarî personelin seçimi, çalışması ve malî konular (mal alımları, maaşlar, ihaleler, okulun tamiratı vs.) olacak. Yönetici de Rektör de birbirinden bağımsız olacak. Buna çok dikkat ediliyor, yani bağımsız olmalarına. Yöneticinin iki yardımcısı olacak. Bunların biri idari personelden sorumlu ve şuan zaten İdari ve Mali İşler Dai. Başkanlığı (Destek Hizmetleri Dai. Bşk.) görevini yürüten kişi; biri de malî işlerden sorumlu ve şuan zaten Strateji Geliştirme Dairesi Başkanlığı şeklinde kurulmuş dairelerin başkanları arasından olacak. Ama mali işlerden sorumlu Yönetici yardımcısının, Malî Hizmetler Uzmanı olmasına dikkat edilecek. Hem mali hem de idari işlerden sorumlu yardımcının, Stratejik Yönetim ve Planlama alanlarında mastır yapmış olması veya bu alanda bir yıl çalışmış olması tercih edilecek ve/veya teşvik edilecek.
Fakülteler/Bölümler nasıl kurulacak?
İlahiyat Fakültesini, İslâmiyât dergisi ekibi (Ankara Okulu/Ekolü); Edebiyat’ı, Selçuk Üniversitesinin tanınmış sosyologu Prof. Aktay, Mevlâna konusunda ilginç ve açımlayıcı görüşlere sahip olan tarihçi Prof. Bayram ve İstanbul Üniversitesi sosyologlarından Prof. İsmail Coşkun’un kurucu olduğu bir grup; Fen Fakültesini, Bilgi Üniversitesi’nden ve tanınmış edebiyatçı Aziz Nesin’in oğlu matematikçi Ali Nesin; İletişim’i, BSF’nin kurucularından Doç. Yusuf Kaplan; İşletme’yi, Bilim Sanat Vakfı’nın kurucularından Doç. Mustafa Özel; İktisat Fakültesini, Uludağ Üniversitesi’nin genç ve özgün ve yerli iktisatçısı Doç. Feridun Yılmaz’ın öncülüğünde uzayıp giden ustalar listesi tarafından kurulacak ve biçimlendirilecek.
Her fakültenin bölümlerinin de birer yorumcusu olacak. Mesela İlahiyat Fakültesinin hocası değil, yorumcusu, R. İhsan Eliaçık; İktisat Fakültesi Finans Bölümünün yorumcusu, Yiğit Bulut; İdarî Bilimler Fakültesinin Siyaset ve Siyaset Felsefesi Bölümünün yorumcusu İsmet Özel olacak. Sosyoloji bölümünün yorumcusu ise dönerli olacak ve bunlar: Abdurrahman Arslan, Ahmet Çiğdem ve Kadir Cangızbay olacaklar. Her bölümde de iki öğrenci rehberi bulunup, öğrencinin tüm sorunları ile ilgilenecekler.
Diller fakültesinde, Türkçe, Arapça, Farsça, Kürtçe, İngilizce, Almanca, Fransızca, İbranice, Urduca, Peştuca, Ermenice, Çince, Rusça, İspanyolca, İtalyanca, Gürcüce, Yunanca, Bulgarca, Boşnakça, Macarca, Sırpça ve bir Afrika dili öğretilecek. Yani toplam yirmi iki bölüm olacak. İlk on yılda üniversitede, dört dilde eğitim verilecek: Türkçe, Arapça, Farsça, ve İngilizce. Bu sürede Kürtçenin alfabesi ve gramer yapısı oluşturulacak. Yirmi sene içinde de, İslâm âleminde ortak bir alfabe kullanılması çalışmaları tamamlanmış olacak.
Akademik yönetimin başı olan rektör, oybirliği ile seçilecek. Şaşırtıcı gelse de bu böyle olacak. Dokuz fakültenin dekanı tarafından seçilecek. Dekanlar da, bölümlerinin başkanları tarafından oybirliği ile seçilecek. Oybirliği, belirlenecek sürede tamamlanamazsa, disiplinler arası yaklaşımı teşvik etmesini sağlayacak şekilde, yan ve diğer bölümlerin/fakültelerin alanında en fazla makale/değer/eser üreten üye, seçilmiş sayılacak.
Üniversitenin dört tip resmi dergisi olacak
Birinci tip: Her bölümün üçer aylık kendi iki dergisi olacak; ulusal ve uluslar arası düzeyde,
İkinci tip: Her fakültenin üçer aylık kendi iki dergisi olacak; ulusal ve uluslar arası düzeyde,
Üçüncü tip: Üniversite dışından ürüne kapalı, ulusal ve uluslar arası düzeyde yayınlanacak ve üniversitenin bütün fakültelerinin katkısının olduğu üniversite dergisi olacak.
Dördüncü tip: Üniversite dışından ürüne açık, ulusal ve uluslar arası düzeyde yayınlanacak ve üniversitenin bütün fakültelerinin katkısının olduğu üniversite dergisi olacak.
Burada bütün dergiler, ilk on yılı için dört dilde yayınlanacak: Türkçe, Arapça, Farsça, ve İngilizce.
Üniversitede öğrenciler
Üniversitede on bin öğrenci eğitim alacak, bunların bini ülke dışından kabul edilecek. Ülkelerinde yapılan sınavda ilk beş yüze giren veya sınav yapılmamışsa üniversitenin açacağı bir sınavla kabul edilecek ülke dışı öğrencileri. Öğrenciler her sınıfta, diğer sekiz fakülteden alacakları bir dersle sınıflarını geçebilecekler. Böylece bir mimar, sosyoloji okumadan, Fuzûlî’yi şerh edemeden, İslâm, Sanat, Mezhepler Tarihini okumadan, Medeni Hukuk bilmeden mezun olmasını tarihler yazmayacak. Bununla, ülkemizde ve dünyada yaygın olan uzman körlüğünün önüne geçilerek, disiplinler arası yaklaşımın yagınlaştırılması hedefleniyor. Öğrenciler buradan üç dili bilmeden mezun olamayacak. Burada yetkiliye şunu sordum: “Ama dergileriniz dört dilde yayınlanacak, bir dil açıkta kalır bu durumda”, dedim. “Evet, dedi, dördüncü dile çeviri sorununu üniversitenin ilgili resmi çeviri merkezi yapacak”.
Ve Belediye Başkanlığı…
Şehrin bir de belediyesi olacak. Belediye başkanı adaylarının miting yapması yasak olacak Adaylar, birinci turda projelerini, internet siteleri ve televizyonlardan duyuracaklar. Her seçmen, evinden adayların projelerini puanlayacak Maliyeti hesaplanmamış projeler, zaten geçerli proje olarak kabul edilmeyecek. En fazla puanı toplayan dört aday, ikinci tura kalacak. İkinci turda adaylardan, diğer adayların projelerinin iyi ve kötü yanlarını, gerekçeleri ile birlikte anlatmaları istenecek. Bu aşamada da seçmenlerce oylanan adaylardan en fazla oyu alan iki aday finale kalacak. Finale kalacak adayları bekleyen en zor kısma da geçilmiş olacak. Adayların önüne bir yazarlar listesi konacak. Ama bu yazarlar listesinin yarısı, mesela yirmi sene öncesinden biliniyor olacak. Kalan diğer yarısı da seçim yılından iki yıl önce belirlenecek. Yazarlardan yüzde beşinin eserlerini yorumladığı bir konuşma yapacak. Bu yüzde beşi belirleme işini de, bölümlerin yorumcularından oluşan özel jüri yapacak. Seçmenin duyduğu son TV konuşması, bu yorumlar olacak.
Ticaret veya üniversiteden biri ise (başka bir ihtimal var mı?), vergi borcu olup olmadığı, örnek aile hayatı olup olmadığı, dünyada süre giden ilişkilerden hangisini benimseyip hangisine karşı olduğu ve komşuları tarafından sevilip sevilmediği sorularını cevaplandıracak. Cevabın verildiği tarihten bir hafta sonra iki aday bütün seçmenlerce oylanacak. Bir haftanın sebebi hikmetini sorduğum bir yetkili, çok ilginç bulacağınız bir cevap verdi: “Türk toplumu, çabuk unutan bir millet. En kötü bir olayı dahi, on üç günde unuttuğu yapılan araştırmalarca sabitlenmiş. Bu yüzden biz, on günü geçmeden bir seçimin yapılması prensibini benimsedik.”
Bakanlar Kurulu burada toplanacak
Başbakanın başkanlığında toplanacak Bakanlar Kurulu, iki ayda bir ve iki tam gün sürecek toplantısını, üniversite içinde kendileri için ayrılmış bakanlar kurulu binasında yapacak. Bölgeye, ülkeye ve dünyaya her yönüyle örnek olacak söz konusu prestij şehrin, hakim mimarinin ve psikolojik atmosferin insan üzerinde bıraktığı pozitif etkisinden azami düzeyde faydalanılması hedefleniyor.
Ordu’nun bilgisayar projesi kullanılacak
Ayrıca şehirde kullanılacak bilgisayar donanımı, son yıllarda arkası arkasına kaybedilen genç mühendislerin bir aşamaya getirdiği yerli bilgisayar programı da, burada kullanılacak. Bu programın her yönüyle bu şehirde kullanılmasını, başbakandan bizzat ordu başkanının istediği, gelen haberler arasında. Burada Ordu da, üzerinde tüm engellemelere rağmen üç yıldır çalıştığı projesini bitirmenin hem gururunu yaşayacak, hem de test edilmesini sağlamış olacak. Hem Microsoft’a alternatif, hem de güvenlik gerekçesi ile tasarımı yapılmış olan yerli bilgisayar programımızın başarılı olması halinde, Türkiye’de bütün resmi ve özel kurumların kullanmasına açık hale getirilecek.
Hikmet adında bir TV ve Hikmet’in Günlüğü adında bir gazete
Kurulduğunda beş dilde yayın yapacak gazete ve TV faaliyete hemen geçirilecek. Diller şimdiden belirlendi: Üniversitenin dört dilde eğitim veren dillerine ilave olarak beşincisi, Kürtçe olacak. Kürtçe’nin on yıl sonra üniversitenin eğitim diline beşinci olarak katılması hatırlanırsa, gazete ve TV’den bu süre içinde elde edilecek tecrübe, eğitim dili için kullanılacak. Çıkarılacak gazete ve kurulacak TV’nin Genel Yayın Yönetmenlerinin kim olacağı noktasında belirsizlik giderilmiş değil. Ama hem gazete, hem de TV’nin Kürtçe Servislerinin başına, sivil radyoculuk konusunda deneyimi olan ve Kürtçe’ye hakimiyeti açısından Abdurrahim Ayar’ın getirileceğine dair kesin inanç, dikkat çekici bulunuyor.
Bir rüya böyle başlar…
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)